13 Temmuz 2007 Cuma

Dünden Bu Güne Kıbrıs Sorunu

Kibris 1571 yilinda Venedikliler’den alinarak Osmanli Imparatorlugu topraklarina katildi. Kibris’in fethinden sonra burada kalan 20.000 civarindaki Türk askerinin yanisira, 10.000 civarinda sivil Türk de Anadolu’dan Ada’ya gönderildi. Kibris’i ele geciren Türkler, burada „millet sistemi"’ni uygulamaya koyarak, katoliklerin 1275 yilinda kapatmis oldugu Rum Ortodoks Kilisesi’ni yeniden actirdilar ve Baspiskopos’u Rum „milleti" nin dini ve siyasi temsilcisi olarak tanidilar. 1660 yilinda Baspiskopos’a, Ada’yi yöneten Osmanli pasasini atlayarak, Rum „milleti" nin sikayetlerini dogrudan dogruya padisaha iletme hakki tanindi.
Yunanistan’in 1830 yilinda Osmanli Imparatorlugu’ndan resmen ayrilmasiyla sonuclanan 1821 Mora isyaniyla birlikte, „Megali Idea" fikrinin gerceklestirilmesi yolunda ilk adim atildi. „Megali Idea" kelime anlamiyla „Büyük Ideal" demektir. Bu fikre göre, Yunanistan’in bagimsizligini kazanmasiyla birlikte elde edilen topraklar, gecmiste sahip oldugunun cok kücük bir kismidir. Yunanlilar, Istanbul baskent olmak üzere, üc kita ve bes denizde egemenliklerini yeniden kuracaklardir. „Megali Idea" fikrinin bir parcasi olarak ta „Enosis" fikri gelistirildi. Bu fikre göre, Kibris büyük Yunanistan’in bir parcasini olusturmaktadir ve bu nedenle „Anavatan" Yunanistan’a katilmalidir. Enosis’in gerceklestirilmesi icin ilk girisim 1821 yilinda gerceklestirildi. Kibris Rum Ortodoks Kilisesi, Ada’ya yeniden dönüsünü borclu oldugu Osmanli Yönetimi’ne karsi bir ayaklanma baslatti. Bunun üzerine Baspiskopos ve isyanin diger elebasilari yakalanarak idam edildiler.
Osmanli Imparatorlugu 1877/78 Osmanli-Rus savasindan yenik cikti. Bunun üzerine yapilan bir anlasmayla Kibris gecici bir süre icin Ingiltere’ye kiralandi (4 Haziran 1878). Anlasmaya göre, Ruslar’in eline gecen Kars, Ardahan ve Batum vilayetleri geri alindiginda, Ingilizler Ada’yi Osmanli Imparatorlugu’na iade edeceklerdi
[1]. Kibris’in Ingiltere’ye kiralanmasi Rumlar tarafindan memnuniyetle karsilandi. Temmuz 1878’de Ada’ya gelen Ingiliz heyetini karsilayan Kition Piskoposu bu memnuniyetini dile getirdi ve Ingiltere’nin Kibris’in Yunanistan’la birlesmesine yardimci olacagini umdugunu söyledi [2]. Hukuken Osmanli Imparatorlugu’nun bir parcasi olarak kalan Kibris, 1914 yilinda, Osmanli Imparatorlugu’nun Almanya’nin müttefiki olarak savasa girmesiyle birlikte, Ingiltere tarafindan ilhak edildi. Osmanli Imparatorlugu’nun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti, 1923 Lozan Anlasmasi’yla, Kibris üzerindeki haklarindan vazgectigini ilan etti. Ingiltere, Kibris’i 1925 yilinda Ingiliz Kraliyet Kolonisi olarak ilan etti.
Ada’nin Ingiliz Kraliyet Kolonisi olarak ilan edilmesinden sonra da, Rumlar’in Enosis’in gerceklestirilmesine yönelik eylemleri devam etti. Rumlar 1931 yilinda büyük bir ayaklanma baslattilar. Bu ayaklanma, Ingiliz yönetiminin aldigi sert önlemlerle bastirildi. 1878 yilinda olusturulmus bulunan ve Kibris’li Türkler’le Rumlar’dan meydana gelen Temsilciler Meclisi (legislative) dagitildi. Olaganüstü hal ilan edildi, basina sansür kondu ve iclerinde 18 yasindaki Makarios’un da bulundugu 10 kisilik Rum elebasilar cetesi Ada’dan kovuldu. Alinan önlemler, Ikinci Dünya Savasi ve bunu takiben Yunanistan’da baslayan ic savas sonucunda, Ada’da 1948 yilina kadar sakin bir dönem yasandi.
1948 yili, Ingiltere icin Ortadogu’da dengelerin degistigi bir yil oldu. Ikinci Dünya Savasi’ndan sonra bir cok sömürgeyi elinden cikarmak zorunda kalan Ingiltere, 1948 yilinda Filistin üzerindeki manda yönetimine de son vermek zorunda kaldi. Ayni yil Filistin’de Israil devleti kuruldu. Ingiltere Filistin’deki askerlerini Kibris’a cekti ve burada ilk askeri üssün insasina basladi. Ingiltere, kendisi icin daha da önemli hale gelen Kibris’ta yeni bir idari düzenlemeye giristi. Amac, 1931 ayaklanmasi sonucu askiya alinan sinirli otonomi haklarinin cagin gereklerine göre yeniden düzenlenmesi, Ada’da yasayan Türk ve Rumlar’in yönetime kismi olarak katilmalarinin saglanmasi icin gerekli idari reformlarin gerceklestirilmesiydi. Amaclari yalnizca Enosis olan Rumlar, Ingiltere’nin bu planlarina siddetle karsi ciktilar. Makarios
[3], 1949 yilinin Aralik ayinda, Kibris’ta bir halkoylamasina gidilmesi icin validen izin istedi. Bu istek reddedildi. Buna ragmen Makarios’un öncülügünde, 1950 yilinin Ocak ayinda, yalnizca Rumlar’in katildigi bir halkoylamasi yapildi. Oylar kiliselerde kullanildi. Rumlar’in % 97’si Enosis icin oy verdiler [4]. Ada’nin Ingiliz valisi, bu oylamanin resmi bir nitelik tasimadigini, Kilise’nin bir ic meselesi oldugunu ilan etti. Öncülük ettigi halkoylamasiyla yildizi parlayan Makarios, oylamadan kisa bir süre sonra (Ekim 1950), Baspiskoposluk icin cok erken sayilan bir yasta (36), Kibris Rum Ortodoks Kilisesi’ne Baspiskopos secildi.
Makarios 1953 yilinin Nisan ayinda, Ocak 1950 referandum sonucunun taninmasi icin Ingiliz valiye basvurdu. Bu istek reddedildi. Makarios bunun üzerine ayni istekle Birlesmis Milletler’e (BM) basvurdu; ancak, bu istek de kabul edilmedi. Makarios bu girisimden sonra, Kibris meselesinin BM gümdemine alinmasi icin calismalara basladi. Kendisinin resmi bir niteligi olmadigindan, bu istegin ancak BM üyesi olan Yunanistan tarafindan BM gündemine aldirilmasi mümkün olabilirdi. Makarios, Yunan hükümetine isteklerini iletti ve Yunanistan, 1954 yilinin Agustos ayinda, Kibris konusunu görüsmek üzere gündemine almasi icin BM’ye basvurdu.
Yunanistan’in Enosis’in gerceklestirilmesi icin uluslararasi platformda aktif rol üstlenmeye baslamasiyla birlikte, o güne kadar Kibris konusunda sessiz kalmis olan Türk hükümeti bu sessizligini bozdu. Basbakan Adnan Menderes, 24 Agustos 1955’te bir aciklama yaparak Kibris’in Anadolu’nun bir devamindan ibaret oldugunu, bugünkü durumda bir degisiklik olursa, Kibris’in Türkiye’ye verilmesi gerektigini söyledi
[5]. Türkiye’nin, 1923 Lozan Anlasmasi’yla Kibris’taki haklarindan Ada’nin Ingiliz himayesinde kalmasi sartiyla vazgectigi, Ada’da Ingiliz egemenliginin son bulmasi halinde, 1878 anlasmasi geregince Kibris’in Türkiye’ye geri verilmesi gerekecegi tezi ileri sürüldü. Adnan Menderes, 1956 yilinda BM konferansinda Türkiye’yi temsil eden Nihat Erim’e su notu iletti: „1- Ingilizler Kibris’ta kalsin, 2- onlar cikacaksa Ada bize verilsin, 3-Bu olmazsa Ada taksim edilsin, 4- Kendi kendini yönetim-özerklik, 5- hic arzu etmedigimiz sekil Ada’nin Yunanistan’a verilmesidir." [6]
Ingiltere, Agustos 1954’te, Süveys Kanali üzerindeki kontrolünü de kaybetti. Bunun üzerine, Misir’da bulunan Ingiliz Ortadogu Komutanlik Merkezi Kibris’a tasindi. Kibris, Ingiltere’nin bölgede elinde kalan son kalesi olarak Ingiltere icin daha da önemli bir hale geldi. Bu sartlar altinda BM gündemine alinan Kibris konusu, Aralik 1954’te, simdilik gereksiz kaydiyla geri cevrildi.
1948-1955 yillari arasinda Kibris’in Yunanistan’a baglanmasini tek tarafli halkoylamasi ve BM’yi devreye sokarak gerceklestiremeyen Rumlar, yöntem degistirerek, bu amaclarini silahli mücadele yoluyla gerceklestirmeyi kararlastirdilar. Kibris’li Rumlar, Yunanistan’la yaptiklari ortak bir calisma sonucu, Nisan 1955’te EOKA (Ethnike Organisis Kypriotike Apele Utheroseos - Kibris Milli Kurtulus Örgütü) adli tedhis örgütünü kurdular
[7]. Bu örgüt, Ada’daki Ingiliz yönetimine ve Türkler’e karsi terör eylemlerine basladi. Yogunlasan EOKA terörü sonucu Ingiliz yönetimi, Kibris’ta olaganüstü hal ilan etmek (Kasim 1955) ve EOKA’nin siyasi lideri oldugu anlasilan Baspiskopos Makarios’u Seysel Adalari’na sürgün etmek (Mart 1956) zorunda kaldi.
Ada’da durumun gerginlesmesi üzerine, Ingiltere Disisleri Bakani Haziran 1955’te Türkiye ve Yunanistan hükümet temsilcilerini Londra’ya davet etti. Agustos 1955’te gerceklestirilen toplanti bir sonuc alinamadan dagildi. Bunun üzerine Rum-Yunan tarafi Kibris ve Yunanistan’da protesto eylemlerine giristi. Eylül 1955’te Selanik’te Türk konsolosluk binasi bombalandi. Bu binanin bitisiginde bulunan Atatürk’ün dogdugu ev hasar gördü. Bu olayin Türkiye’de duyulmasinin hemen ardindan, Istanbul, Ankara ve Izmir’de Rumlar’a karsi hareketler basgösterdi.
BM Subat 1957’de Kibris konusunu görüsmek üzere toplandi ve sorunun barisci ve demokratik bir cözümünü isteyen bir karar yayinladi. Subat 1958’de EOKA Türkler’e ve Ingiliz yönetimine karsi topyekün savas ilan etti. Özellikle güney Kibris’ta (Limasol, Baf) Türkler’e karsi yogun saldirilar baslatildi. 1957-58 yillarindaki EOKA saldirilarinda 100 Türk öldürüldü ve binlerce Türk yaralandi. 33 köyde Türklere ait evler yakildi ve buralarda yasayan Türkler zorla göc ettirildiler. Kibris’li Türkler, giderek yogunlasan EOKA saldirilarina karsi kendilerini savunmak amaciyla, Türkiye’den gönderilen uzman subaylarin öncülügünde, Türk Mukavemet Teskilati’ni (TMT) kurdular (Temmuz/Agustos 1958)
[8].
Ocak 1959’da Paris’te yapilan bir NATO toplantisinda bir araya gelen Türk ve Yunan disisleri bakanlari Averoff ve Zorlu, Kibris konusunu görüstüler. Rum tarafi Enosis, Türk tarafi da Taksim amaclarindan feragat etme ve bagimsiz bir Kibris Cumhuriyeti’nin kurulmasi üzerinde anlastilar. 6-11 Subat 1959’da Zürih’te sürdürülen müzakereler sonunda, kurulacak Kibris Cumhuriyeti ile ilgili üc anlasma (Kibris Cumhuriyeti’nin Temel Yapisi, Garantörlük Anlasmasi ve Ittifak Anlasmasi), Türk ve Yunan basbakanlari Menderes ve Karamanlis tarafindan imzalandi. Bu anlasmalar, 19 Subat 1959 tarihinde, Ingiltere, Türkiye ve Yunanistan’in yanisira Kibris’in Türk ve Rum temsilcileri tarafindan da aynen kabul edildiler. Kibris Cumhuriyeti’nin Temel Yapisi Anlasmasi su düzenlemeleri öngörüyordu: baskan Rum, yardimcisi Türk olacaktir; resmi diller Türkce ve Rumca’dir; Meclis %70 Rum, % 30 Türk temsilcilerden meydana gelecektir; savunma, güvenlik ve disisleriyle ilgili konularda baskan ve yardimcisi ayri ayri veto yetkisine sahiptirler; kamu calisanlarinin %70’i Rumlar’dan, %30’u Türkler’den olusacaktir; Kibris’in bes büyük sehrinde ve cogunlukta olduklari yerlerde Türkler ayri yerel yönetimlerini kurabileceklerdir; 2.000 kisilik Kibris Ordusu’nun %60’i Rumlar’dan, %40’i Türkler’den olusacaktir. Garantörlük Anlasmasina göre, Kibris Cumhuriyeti bagimsiz bir devlettir; bir baska devletle sinirli da olsa siyasi ya da ekonomik birlige giremez. Bu ilkenin ihlal edilmesi durumunda Türkiye, Yunanistan ve Ingiltere müdahale hakkina sahiptirler. Türkiye ile Yunanistan arasinda imzalanan Ittifak Anlasmasi’na göre de taraflar savunmalari icin isbirligi yapacaklar ve Kibris’ta 650 kisilik bir Türk birligi ile 950 kisilik bir Yunan birligi bulundurulacaktir
[9]. Böylece, Türk ve Rum toplumlarinin ortak egemenligi altindaki iki toplumlu Kibris Cumhuriyeti’nin temelleri atilmis oldu.
Yukarida adi gecen anlasmalarin imzalanmasindan sonra, Kibris’ta 1955 yilinda uygulamaya konulan olaganüstü hal kaldirildi ve Makarios’un Ada’ya geri dönmesine izin verildi. Aralik ayinda yapilan baskanlik secimlerinde Rum toplumunun temsilcisi olarak Makarios baskan, Türk toplumunun temsilcisi olarak ta Fazil Kücük
[10] baskan yardimcisi secildiler. Zürich’te imzalanan „Kibris Cumhuriyeti’nin Temel Yapisi" anlasmasi temel alinarak hazirlanan Kibris Anayasasi Nisan 1960’ta yürürlüge girdi. Agustos ayinda parlamento secimleri yapilarak Rum toplumunun 35, Türk toplumunun 15 temsilcisi parlamentoya girdiler. Kibris Parlamentosu, 16 Agustos 1960 tarihinde, bagimsiz Kibris Cumhuriyeti’ni ilan etti. Kibris Cumhuriyeti ayni yilin Eylül ayinda BM’ye üye oldu.
Kurulan bagimsiz Kibris Cumhuriyeti’ni Enosis’e giden yolda bir ara asama olarak gören Rumlar
[11], Kibris Türkleri’nin sahip olduklari anayasal haklari ellerinden alma girisiminde bulunmak icin fazla beklemediler. Makarios, ilk is olarak, bes büyük sehirde Türkler’e ait ayri yerel yönetimlere gerek olmadigini ileri sürerek, Türkler’in sahip oldugu bu anayasal hakki ellerinden almak istedi. Bu öneri Türk tarafinca reddedilmesine karsin, Makarios Mart 1963’te bunu tek tarafli olarak uygulamaya koydu. Kibris Yüksek Anayasa Mahkemesi tarafsiz baskani Prof. Dr. Ernst Forsthoff bu uygulamanin anayasaya aykiri oldugunu ilan etti [12]. Makarios, daha da ileri giderek, Anayasa’nin Türklere tanidigi haklari gaspetmek amaciyla, 13 maddelik anayasa degisikligi önerisini Fazil Kücük’e sundu (Kasim 1963). Ayni öneri paketi Ankara, Atina ve Londra’ya da iletildi. Öneriye siddetle karsi cikan Türkiye, Makarios’a bir nota gönderdi. Makarios bu notayi geri cevirdi.
Anayasa degisikligi önerisini kabul ettiremeyen Rumlar, Türkleri silah zoruyla yönetimden uzaklastirmak ve Ada’dan sürmek amaciyla ayni yil hazirlamis olduklari Akritas Plani’ni
[13] uygulamaya koydular. Rumlar 21 Aralik gecesi Türkler’e karsi silahli saldirilari baslattilar. 30 Aralik’ta Lefkosa’nin „yesil hat"la Türkler ve Rumlar arasinda ikiye ayrilmasiyla son bulan saldirilarda 1.000 Türk öldürüldü. 103 Türk köyünü tamamen tahrip eden Rumlar, 30.000’in üzerindeki Türk’ü buralardan cikardilar. Nüfusun yaklasik %20’sini teskil eden ve Ada’daki tarima elverisli topraklarin %20’sinden fazlasina sahip olan Türkler [14], bu olaylardan sonra Ada’nin %3’lük bir bölümünde yasamaya mecbur edildiler. Fazil Kücük olaylarin hemen ardindan, Anayasa’nin uygulanmadigini, bu nedenle Ada’nin taksiminin gündeme gelebilecegini belirtti. Bunun karsisinda Makarios, üc yil önce altina imza attigi garantörlük ve ittifak anlasmalarini tanimadigini, bu anlasmalarin „Kibris halki"na zorla kabul ettirilmis oldugunu ilan etti. Böylece 1963 yilinin bitimiyle birlikte, bagimsiz Kibris Cumhuriyeti de tarihe karismis oldu. Ancak, bu ve bundan sonra meydana gelen ve Türkler’in Ada yönetiminden tamamen uzaklastirilmalariyla sonuclanan gelismeler diger devletler tarafindan gözardi edilecek, Anayasa’yi silah zoruyla ortadan kaldiran Rum yönetimi bu devletler tarafindan -sanki 1960 anayasasi hala yürürlükteymis gibi- „Kibris Cumhuriyeti"’nin temsilcisi olarak taninmaya -günümüze kadar- devam edilecektir.
1963 Araliginda gerceklestirilen Rum saldirilarindan sonra Makarios ve Kücük garantör devletlerin önerisine uyarak, Ocak 1964’te Londra’da bir araya geldiler. Bu görüsme bir sonuc alinamadan bitti. Bunun üzerine Türkiye’nin garantörlük hakkini kullanarak müdahale edebileceginden korkan Makarios, BM’den Ada’yi korumasini istedi. BM Güvenlik Konseyi Kibris’a bir baris gücü gönderilmesini kararlastirdi
[15]. Bu arada, Türkiye Büyük Millet Meclisi de „gerekli olmasi halinde" Türk Ordusu’nun Ada’ya müdahale etmesini kararlastirdi. Nisan ayinda Kibris Parlamentosu’ndaki Türk temsilciler zorla uzaklastirildilar. Bu arada EOKA’nin sefi Grivas, Ada’ya gizlice sokulan Yunan askerlerinden meydana gelen 24.000 kisilik „Kibris Ordusu’nun" komutani olarak atandi (Anayasaya göre Kibris Ordusu 2.000 kisi olacak ve bunun %40’i Türkler’den meydana gelecekti). Ismet Inönü, uzun süren bir beklemeden sonra, nihayet Türk Ordusu’nun Kibris’a müdahale etmesini kararlastirdi (5 Haziran); ancak, ABD Baskani Johnson’un Inönü’yü bir mektup araciligiyla uyarmasindan sonra bu karardan vazgecildi. Agustos ayinda Rumlar’in Erenköy bölgesinde Türkler’e saldirmalari üzerine, Türk jetleri bölgedeki Rum mevzilerini bombaladilar. Bu olaydan sonra Inönü, Yunanistan’a bir cagrida bulunarak, iki ülke arasindaki görüsmelerin yeniden baslatilmasini istedi. Ekim 1965’e kadar süren görüsmelerden bir sonuc cikmadi.
Nisan 1967’de Yunanistan’da gerceklestirilen askeri darbeden sonra, Rum saldirilari yeniden hiz kazandi. Saldirilar Haziran ayindan Aralik ayina kadar sürdü. Bu kez Türkiye’de iktidarda bulunan Demirel hükümeti 17 Kasim’da Kibris’a askeri müdahale karari aldi; ancak, yine ABD Baskani Johnson’un mektuplu uyarisi sonunda bu karardan vazgecildi. Bu gelismeler üzerine Kibris’li Türkler „Kibris Gecici Türk Yönetimi"’ni olusturdular. Baskanliga Fazil Kücük, baskan yardimciligina da Cemaat Meclisi Baskani Rauf Denktas secildiler (27 Aralik 1967)
[16]. 13 Nisan 1968’de Kibris’a dönmesine izin verilen Rauf Denktas [17] ile Klerides arasinda Temmuz 1968’de baslatilan ve Ocak 1973’e kadar muhtelif araliklarla sürdürülen toplumlararasi görüsmelerden bir sonuc alinamadi. Bu arada, 1967 olaylarindan sonra görevden alinan ve Yunan askerleriyle birlikte Yunanistan’a dönmek zorunda kalan Grivas, Eylül 1971’de gizlice Ada’ya dönerek EOKA-B örgütünü kurdu ve Türkler’e yönelik saldirilarini, öldügü 27 Ocak 1974 tarihine kadar sürdürdü.
Yunanistan’daki askeri cunta tarafindan desteklenen EOKA militani Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Makrios’u bir darbeyle görevden uzaklastirarak, Kibris’in Yunanistan’la birlestirilmesi icin yeni bir girisim baslatti
[18]. Bunun üzerine Bülent Ecevit hükümeti askeri müdahale karari aldi. Karar, ABD’nin tüm engelleme girisimlerine karsin [19] uygulamaya konarak, 20 Temmuz’dan itibaren Türk askeri Kibris’a cikmaya basladi. 22 Temmuz’da uygulanmaya baslananan ateskese kadar Türk Ordusu Ada’nin %8’lik bir bölümünü denetimi altina aldi. 23 Temmuz’da Sampson geri cekildi ve yerine Klerides gecti. Bundan bir gün sonra da Yunanistan’daki askeri cunta devrilerek Karamanlis basbakan oldu. 25 Temmuz-14 Agustos tarihleri arasinda toplanan ve Türkiye, Yunanistan ve Ingiltere disisleri bakanlarinin katildiklari konferanstan bir sonuc cikmamasi üzerine, Türk ordusu 14 Agustos’ta baslattigi ve 16 Agustos’ta bitirdigi ikinci bir harekatla, Ada’da Lefke-Lefkosa-Magosa hattinin kuzeyindeki bölümü kontrolü altina aldi (Ada’nin yaklasik %40’lik bölümü). Ekim ayinda Rum kesimi ile yapilan bir anlasma sonucu, Ada’nin güneyindeki Türkler’in kuzeye, kuzeydeki Rumlar’in da güneye yer degistirmeleri saglandi. Aralik ayinda da Denktas ile Klerides arasinda toplumlararasi görüsmeler yeniden baslatildi. Görüsmelerden bir sonuc alinamamasi üzerine, Türkler 13 Subat 1975 tarihinde Kibris Türk Federe Devleti’nin kurulusunu ilan ettiler. Bundan sonra süren toplumlararasi görüsmelerde de, Rum tarafinin Türkler’in esitligine dayali bir cözümü kabul etmemesi üzerine, 15 Kasim 1983 tarihinde Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edildi.
KKTC’nin ilanindan sonra, 1985 yilinda tekrar baslayan ve muhtelif araliklarla 1994 yilina kadar süren toplumlararasi görüsmelerden bir sonuc alinamadi. Enosis’i zor kullanarak gerceklestiremeyecegini anlayan Rum Kesimi, bu hedefine Avrupa Toplulugu ülkelerinin destegini alarak ulasmak amaciyla, 1990 yilinda Avrupa Birligi’ne (AB) tam üyelik basvurusunda bulundu. 1959 yilinda imzalanan anlasmalara aykiri olan bu basvuru, 1963 yilindan bu yana varolmayan bir „Kibris Cumhuriyeti" adina, Türkler yok sayilarak yapildi. Rumlar’in hedefi, Yunanistan’in üye olup, Türkiye’nin olmadigi bir AB’ye Kibris’i tam üye yaparak, Enosis’i dolayli yoldan gerceklestirmektir. 1996 yilinin sonuna kadar Rumlar’in bu planina destek veren AB de, Türkiye’nin ve KKTC’nin kararli tutumlari karsisinda cark etmek zorunda kaldi ve Kibris’in AB üyeliginin ancak cözümden sonra mümkün olabilecegini acikladi (Ocak 1997).
DIPNOTLAR
[1] Kibris’in Ingiliz yönetimine girmesi bir cok Almanca kaynakta ve hatta bazi Türkce ve Ingilizce kaynaklarda da Berlin Kongresi’nin bir sonucuymus gibi gösterilmektedir. Kibris, Berlin Kongresi’nin (13 Haziran-13 Temmuz 1878) toplanmasindan dokuz gün önce, Osmanli Imparatorlugu ile Ingiltere arasinda imzalanan ikili anlasmayla, gecici bir süre icin Ingiltere’ye kiralandi. Kibris, Berlin Kongresi’nde hic bir sekilde görüsme ya da pazarlik konusu yapilmadi. Kibris’in Ingiltere’ye kiralanmasina dair anlasma ve buna yapilan 1 Temmuz 1878 tarihli ek anlasma metinleri (fransizca) icin bkz.: Dishler, Ludgig: Die Zypernfrage, Frankfurt am Main/Berlin 1960, S. 61f. Berlin Kongresi tutanaklari ve anlasma metni icin bkz.: Geiss, Immanuel: Der Berliner Kongreß 1878. Protokolle und Materialien, Boppard am Rhein 1979.

[2] Kition piskoposu Sophronios törenle karsiladigi Ingiliz heyetine sunlari söyledi: „Ge accept the change of government inasmuch as ge trust that Great Britain gill help Cyprus, as it did the Ionian Islands, to be united gith mother Greece, gith ghich it is naturally connected". Bkz.: Dishler, Die Zypernfrage, S. 11.

[3] 1931 yilinda Ada’dan kovulan III. Makarios (asil adi: Myriarthes Michael Christodoulos Mouskos) Yunanistan’da lise ve üniversite (teoloji) ögrenimini tamamladi (1943). Savas sirasinda Kibris’a dönerek Lefkosa’da hukuk ögrenimi gördü. 1946 yilinda Dünya Kiliseler Birligi’nin burslusu olarak ABD’ye gitti ve 1948 yilinda Kition Piskoposu olarak Kibris’a döndü. (Munzinger-Archiv/Internat.Biograph.Archiv, 45/77, P.6810).

[4] Enosis icin ilk imza kampanyasini komünist AKEL partisi 1949 yili icinde baslatmis, AKEL üyeleri bu yilin Aralik ayinda ev ev gezerek „Enosis Istiyorum" adli dilekcelere imza toplamislardi. Iste bu olaydan sonra, Enosis girisiminde öncülügü komunistlere kaptirmak istemeyen Makarios, halkoylamasi icin valiye basvurdu.

[5] Bu tarihe kadar Türkiye’nin resmi Kibris politikasi, Kibris davasi diye bir davanin olmadigi seklindeydi. 23 Ocak 1950’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapilan Kibris konulu olaganüstü toplantida, dönemin CHP’li Disisleri Bakani Sadak „Türkiye’nin Kibris davasi diye bir davasi yoktur" demisti. 14 Mayis 1950 secimiyle iktidara gelen Demokrat Parti’nin hükümet programinda Kibris’tan söz edilmiyordu. Demokrat Parti’nin ilk Disisleri Bakani Prof. Fuat Köprülü de konuyla ilgili bir soruyu cevaplandiriken: „Kibris, yabanci, dost ve müttefik bir devletin idaresindedir. Kibris davasi diye bir dava yoktur" dedi. (Manizade, Dervis: Kibris. Dün, bugün, yarin, Istanbul 1975, S.244).

[6] Gürbey, Gülistan: Zypern. Genese eines Konfliktes, Pfaffengeiler 1988, S. 70.

[7] EOKA’nin kurulusu icin ilk gizli görüsmeler 2 temmuz 1952’de Atina’da Makarios’un öncülügünde yapildi. 7 Mart 1953’de bir „Ihtilal Konseyi" kuruldu. EOKA’nin askeri lideri Yunan Ordusu generallerinden Georgias Grivas (Mayis 1898 dogumlu Grivas, 1920-1922 yillari arasinda Anadolu’yu isgal eden Yunan Ordusu’nda subay olarak görev yapmisti), Kasim 1954’te gizlice Kibris’a cikti. EOKA ilk bombali eylemini 1 Nisan 1954’te gerceklestirdi. Bu nedenle, EOKA’nin adini ilk kez duyurdugu bu tarih, örgütün kurulus tarihi olarak kabul edilir.

[8] TMT kurulmadan önce, Kibrisli Türkler cesitli mukavemet gruplari (Kara Cete, 9 Eylül, Volkan, Rauf Denktas tarafindan kurulan TMT v.d.) kurmuslardi. Ancak bu gruplar daginik olduklarindan EOKA saldirilari karsisinda etkili olamadilar. Bunun üzerine Türk Disisleri Bakani Fatin Rüstü Zorlu’nun önerisiyle Kibris’ta etkili bir mukavemet teskilatinin olusturulmasi kararlastirildi. Özel Harp Dairesi Baskani Tümg. Danis Karabelen, Alb. Eyüp Mater ve Bnb. Ismail Tansu tarafindan secilen 7 subay ve 14 terhis olmus yedek subay, sivil görevliler olarak Kibris’a gönderildiler. Grubun basinda Yarbay Riza Vuruskan bulunmaktaydi. Kibris’taki daginik gruplar, Riza Vuruskan’in komutasi altinda toplanarak etkili bir teskilat kuruldu. TMT’nin kurulusuyla ilgili olarak bkz.: Manizade, Dervis: 65 Yil Boyunca Kibris Icin Belge ve Resimlerle Yazdiklarim Söylediklerim, Istanbul 1993, S. 571-582; Ercan, Özcan: „Istirdat" Harekati, Milliyet Gazetesi, 10-14 Haziran 1995.

[9] Zürich-Londra Anlasmalari’nin tam metinleri (Fransizca ve Ingilizce) icin bkz.: Dischler, Die Zypernfrage, S. 147-156.

[10] Dr. Fazil Kücük, 1931 yilinda Kibris’ta her türlü siyasi faaliyeti yasaklayan Ingiliz Yönetimi’nin Ekim 1941’de belediye secimlerinin yapilmasina ve siyasi partilerin kurulmasina izin vermesinden sonra, Nisan 1944’te, Kibris Milli Halk Partisi’ni (KMHP) kurdu. Agustos 1955’teki Londra Kibris Konferansi’nda Kibris Türkleri’ni temsilen gözlemci olarak bulundu. 1959 Zürich-Londra görüsmelerinde Rauf Denktas ve Osman Örek’ten kurulu heyete baskanlik etti ve anlasmalari Kibris Türkleri adina imzaladi.
[11] Bagimsiz Kibris Cumhuriyeti'nin ilan edildigi gün olan 16 Austos 1960 tarihinde, Kibris Rum basininda yer alan Makarios'un su sözleri, kurulan Kibris Cumhuriyeti'nin Rumlar icin ne anlama geldigini göstermesi bakimindan önemlidir: „Independence gas not the aim of the EOKA struggle. Foreign factors have prevented the achivement of the national goal, but this should not be a cause of sorrog. Neg bastions have concuered and from this the Greek Cypriots gill march on to complete the final victory (ENOSIS)".
[12] Kibris Cumhuriyeti Anayasasi'nin 153. Maddesine göre, tarafsiz bir hakimin baskanligindaki bir Türk ve bir Rum hakimden olusan bir Yüksek Anayasa Mahkemesi kuruldu. Bu mahkemenin tarafsiz baskanligina Heidelberg Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ernst Forsthoff, yardimciligina da Dr. Christian Heinze getirildiler. Forsthoff, Aralik 1963 Rum saldirilarindan sonra verdigi bir demecte sunlari söyledi: „All this happened because Makarios ganted to remove all constitutional rights from the Turkish Cypriots. From the moment Makarios started openly to deprive the Turkish Cypriots of their rights, the present events gere inevitable." (30.12.1963, U.P.I).
[13] Akritas Plani ile ilgili olarak bkz.: Denktas, Rauf R.: The Cyprus Triangle, Neg York 1988, S.231-243.
[14] 1960 nüfus sayimina göre Kibris'ta Türk nüfusu 104.942 idi. (KKTC Istatistik Yilligi 1994, S.11).
[15] BM Güvenlik Konseyi, Kibris'a bir baris gücü gönderilmesiyle ilgili bu kararinda, „Kibris Hükümeti"'nden de siddet ve kan dökülmesini önleyecek önlemleri almasini istedi. Bu „Kibris Hükümeti" ifadesi Güvenlik Konseyi'nin bundan sonraki kararlarinda da tekrarlanarak, Kibris'ta saldirilari baslatan ve hükümete el koyan Rumlar'dan meydana gelen yasadisi Rum yönetimi, yasal Kibris hükümetiymis gibi taninmaya devam edildi ve Türk tarafi yalnizliga itildi.
[16] 1964 yili Ocak ayinda Türkler, Genel Komite adli bir organ olusturmuslardi. Bu Komite 28 Aralik 1967 tarihine kadar Türkler adina yasama ve yürütme görevlerini yerine getirdi. Gecici Türk Yönetimi adiyla kurulan yeni organin basindaki gecici kelimesi bir süre sonra düsürülerek adi Kibris Türk Yönetimi'ne dönüstürüldü. Bu yönetim sekli, Kibris Otonom Türk Yönetimi'nin ilan edilmesine kadar sürdü.
[17] Ocak 1964'te Londra Konferansi'na katilmak ve Neg York'ta, BM'de bir konusma yapmak üzere Ada'dan ayrilan Rauf Denktas'in geri dönmesi Makarios tarafindan yasaklanmisti.
[18] 1963 ve 1967 yillarindaki Enosis girisimlerinde basarili olamayan ve mevcut sartlar altinda bu amacini gerceklestiremeyecegini anlayan „realist" Makarios, bu kez Enosis hedefinin önünde büyük bir engel olarak gördügü Ingiliz üslerinin kapatilmasi ve Ada üzerindeki her türlü „yabanci" etkinin -ki bunlara en basta iki garantör ülke olan Türkiye ve Ingiltere dahildi- ortadan kaldirilmasi icin calismalara basladiginda, Sovyetler Birligi'nin yakin destegini gördü. Iki ülke arasindaki iliskiler yogunlasti. Böylece Makarios'un Türkiye ve Ingiltere'nin devre disi birakilmasi, Rum yönetimi altina girmis bulunan Kibris'in zamani geldiginde Yunanistan'la birlesmesi politikasiyla, Sovyetler'in Ada'nin ilk asamada „bagimsizliginin" pekistirilmesi, sartlar uygun oldugunda -örnegin AKEL'in iktidara gelmesi durumunda- kendi etkisi altina girmesi politikalari cakisti. Makarios'un izledigi bu politika, onun, Enosis'in mümkün oldugunca cabuk gerceklestirilmesini isteyen Yunanistan cuntasiyla ve EOKA ile arasini acti. Kasim 1973'te Yunanista'daki cuntanin basina, Papadopulos'un ayrilmasindan sonra, cok daha radikal bir Enosis'ci olan Ioannides gecti ve bundan sonra Makarios'un devrilerek Enosis'in bir an önce gerceklestirilmesi calismalarina hiz verildi.
[19] ABD'nin harekat öncesi Türk hükümetine yaptigi baskilar icin bkz.: Bülent Ecevit'le yapilan röportaj, Tarih ve Medeniyet, Temmuz 1996 (29), S. 15-20.

Dünden Bu Güne Filistin Sorunu

Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının yüzde 56’sını 650 bin kişilik Yahudi nüfusuna, geri kalan yüzde 44’nü de 300 bin nüfuslu Filistin’e verilmesini onaylamanasından 6 buçuk ay sonra, 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kuruluşunu ilan etti.
İşte o tarihten bu yana Ortadoğu’de terör, kan ve gözyaşı dinmek nedir bilmedi... Yüzyılın son 50 yılına damgasını vuran terör bugün de tüm vahşetiyle sürüyor, sürdürülüyor. Hem de devlet politikası olarak... İsrail devletinin kuruluşuyla birlikte Ortadoğu’da başlayan terör, Filistin halkı üzerinde soykırım denemelerine dönüştü. Filistin halkı kendi topraklarında, kendi vatanında tutsak ve sürgün hayatı yaşıyor.
Ortadoğu da son 50 yılda uygulanan terör ve katliam politikaları sonucu bugün gelinen nokta ise, neredeyse her Filistinli gencin bir canlı bomba haline getirilmesidir. Başka ne bekliyordunuz ki? Ariel Şaron’un genelkurmay başkanlığı döneminde; İsrail askerleri tarafından kayaların arasına sıkıştırılan çocuk denecek yaşta olan Filistinliler’in kaya parçalarıyla kollarının nasıl kırıldığını dünya televizyonları günlerce yayınlamışlardı. O zaman da bugünkü gibi hukuk ve yasa tanımayan Şaron’a yine dünya seyirci kalmıştı. Yine aynı dönemde Sabra ve Şatilla kamplarını basan İsrail askerlerine katliam emri veren Şaron, Sabra ve Şatilla’ye kan gölüne çevirdi. Bu katliamdan sağ olarak kurtulan ve o zaman 5 yaşında olan bir çocuk şimdi 27 yaşında. Şaron’un emriyle bu kamplarda annesi, babası ev abisi öldürülen bir çocuk.... Şimdi bir genç olan bu çocuğun İsrail’e karşı kin, nefret ve intikam duygularıyla beslenmesnin sorumlusu kim dersiniz?
İsrail yönetiminin Filistin halkı üzerinde uyguladığı terör ne kadar vahşet ise, Filistinli intihar komandolarının da hem kendilerini havaya uçurmaları hem de başka masum insanların ölümlerine sebebiyet vermeleri de bir o kadar vahşettir.
Ve son 50 yıldır bölgede terör eken İsrail, bugün canlı bomba topluyorsa, Şaron’un iddia etiği gibi bunun sorumlusu gerçekten Yaser Arafat mıdır dersiniz?
Şaron, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ı “Terörü düzenlemek ve yönetmekle” suçluyor ve “Arafat, özgür dünyanın ve İsrail’in düşmanı, Yahudi devletine karşı bir terör yönetiyor” iddiasıyla Arafat’ın karargahının da bulunduğu Ramallah’ı işgal emri veriyor.
Ramallah işgaliyle birlikte İsrail’in Filistin lideri Arafat’a ve Filistin topraklarına yönelik saldırılar genişleyerek sürüyor. Arafat’ın etrafındaki çemberi daraltan İsrail, işgali Batı Şeria geneline yaydı ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki Tulkarim’den sonra Beytüllahim’i de işgal etti.Elindeki Sabra ve Şatilla kanı kurumadan, Filistin’de yeniden soykırım girişiminde bulunan Şaron, yasa ve hukuk tanımaz tavrıyla bütün dünyanın gözü önünde savaş suçu işliyor. Ve bütün dünyada bu vahşete seyirci kalıyor. Bundan cesaret alan Şaron, işgali zaman yayıyor ve işgal bölgesini giderek genişletiyor. “Operasyonların yoğunlaştırılmasına” karar veriyor. Şaron’un askerleri Filistinlileri yargısız sorgusuz kurşuna diziyor, gazeteciler gözaltına alınıyor, yaka paça yerlerde sürükleniyor ve kameraları kırılıyor. Yine kayda değer bir tepki yok... Şaron’un emrindeki askerler bu kez çocukları da öldürmeye başlıyorlar. (1 Nisan Pazartesi günü Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentinde, 10 yaşında Filistinli bir çocuk, 2 Nisan Salı günü yine Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus bölgesinde İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 13 yaşında Filistinli bir çocuk daha vurularak öldürüldü.)
Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ve Filistin halkına yönelik “Operasyon”ların en az bir ay daha süreceğini ima eden İsrail yönetimi, Arafat’la görüştükler için batılı 10 barışseveri tutukladı. “Uygar dünya”dan ses yok... ABD, İsrail yönetimine açık destek veriyor. BM usul gereği; İsrail’in BM kararlarına uyması, işgal ettiği bölgeden çekilmesini istedi. Adet yerini bulsun diye... Peki nerede "Cenevre Savaş Hukuku?" BM neden daha aktif olarak müdahale etmiyor? Lahey Adalet Divanı, Ortadoğu’da savaş suçu işleyenleri neden yargılama talebinde bulunmuyor? Ortadoğu’daki şavaş şahinlerinin Miloseviç’ten farkı nedir? AB Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’un “Körfez Şeyhleri” diye aşağıladığı ve ABD’nin petrol dolarlarıyla beslenen, görünürde İslam Kalkınma Örgütü adı altında toplanan Arap liderler, neden bu vahşete seyirci kalıyorlar? Bulgaristan, Batı Trakya, Çeçenistan ve Bosna’da Müslümanlara yapılan haksızlığa tahammül edemeyen ve şahlanan aslanlarımız şimde nerede? Türkiye’de “Başörtü zulmü var” diyenler şimdi nerede?
Arafat kuşatma altındaki karargahında mum ışığında bütün dünyaya sesleniyor: “Halkıma karşı yapılan bu sakdırıları durdurun” diyor. Filistin Planlama ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Nebil Şaat, İsrail’in Filistin topraklarında yaptığı “barbarlığa” uluslararası toplumunun yanıtının “çok zayıf”` olduğunu söylüyor ve İsrail yönetiminin bu çılgınlığa son vermesi için dünya kamuoyundan daha güçlü destek istiyor. Şaat'ın bu çağrısının ardından Şaron, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın, Avrupalı diplomatlar eşliğinde sürgüne gidebileceğini açıkladı. Şaron, Arafat’a iyilik yapıyor edasıyla ve bol tebessümlü bir ifadeyle "Bu tek gidiş bileti olacaktır. Arafat, geri dönemeyecek." diye buyuruyor. Arafat ise, her şeye rağmen ve hiçbir koşul altında ülkesinden sürgün edilmeyi kabul etmeyeceğini açıkladı.
Yine kimsede ses yok. Yine dünya susuyor ve yine Arafat direniyor. Duymasanız da, görmeseniz de orada bir insanlık suçu işleniyor. Ve orada onurlu bir yaşam için insanlar direniyor.
YAZARIN DİĞER YAZILARIEcevit'in "Soykırım" ısrarıBu bir soykırımdırPelin, Türkiye ve Avrupa'yı temsil edecekŞimdi ne olacak?Gizlenen üç deprem raporu...Deprem geliyorum diyorİstanbul'da 100 bin kişi ölecekHungtinton, Tayyip Erdoğan ve Kemalizm...Tayyip Bey de sonunda "şeytan"a uyduHer 100 kadından 97'si..."Daha güvenli seks için" diyor ama...Yüzüklerin Gürültüsü...Doğalgazın vurgun aleviyle tutuştular...İşte mutluluğun reçetesi...Talancının dini imanı olmaz..."Global Köy"ün seksi pazarı...Bakan Durmuş, Ata'nın mirasına sahip çıktı (!)İstanbul'da 8 şiddetinde deprem bekleniyor...Koray Aydın, Tayyip Erdoğan'ı neden aradı?İki komutana karşılık 600 esir...Bu ülke nereye gidiyor?"Soruşturma yetkisi TBMM'ye ait olup..."Eleştirilemeyen lider Ecevit...AK Parti nasıl sıçrayacak?Taliban'dan ince strateji ayarıMerhum Başkan'ın Kerkük "oyunu" tutmadı...Yapmayın sayın Başkanım, hepimiz "din kardeşiyiz."Seçmen vekile güvenmiyor.Yanlış hesap Çankaya'dan dönünceHalk mı, terörist mi?
Ortadoğu toz duman ve kan revan içinde. Kimi "kıyım", kimi "katliam", kimi de "soykırım" diyor... Hepsi de var... Tercih size kalmış, istediğiniz gibi adlandırabilirsiniz. Nobel Barış ödülü sahibi(!) ve Şaron yönetiminin Dışişleri Bakanı Şimon Peres, Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampında İsrail ordusunun yaptıklarını, "Biz galiba kıyım yaptık" diye itiraf etmek zorunda kaldı. Peres'in bu itirafından bir gün sonra da Avrupa Birliği Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Komiseri Javier Solana, Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada; İsrail'in Filistin halkı üzerinde uyguladığı vahşetin, terörle mücadele olarak kabul edilemeyceğini söyledi. Ertesi gün İspanya'nın başkenti Madrid'de, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, AB Yüksek Komiseri Javier Solana, Rusya Dişişleri Bakanı İgor İvanov ve İspanya Dışişleri Bakanı Josep Pique ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan, bir araya geldiler, Ortadoğu'daki saldırıların ve şiddetin son bulması için İsrail'in işgal ettiği bölgeden çekilmesi temennisinde bulundular.Bu iyi niyet temennisi Tel Aviv'e uaştıktan sonra sözü Şaron aldı ve Batı Şeria'daki askeri harekatın, "Filistin terörünün altyapısına" yönelik olduğunu, bu altyapı imha edilinceye, Filistinli militanlar "ezilinceye kadar" süreceğini duyurdu. "Barış hakkında konuşabilirsiniz, ancak mevcut terör sürdükçe barışa ulaşamazsınız. Umuyorum ki, büyük dostumuz ABD, bu savaşın bizim için hayati olduğunu anlar" diye karşı temennide bulunan Şaron, ABD'nin kendilerine baskı yapmaması gerektiğini, İsrail askerlerinin "bu mücadeleyi sürdürmesi" gerektiğini, ayrıca Filistin topraklarında kalıcı olmadıklarını da hatırlatarak efendisinin yüreğine su serpti. "Operasyonları mümkün olduğunca hızlı" yapacaklarını söyleyen Şaron, ancak "İşimizi bitirmeliyiz" diyor. Şaron'un terörist dediği Filistin halkı ve yine Şaron'a göre, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafatat'ta "Terörün başı, Yahudi devleti ve uygar dünyanın düşmanı." Şaron, bölgede "Teröristler ezilinceye kadar operasyon sürecek" diyor. Yani terörist olarak tanımladığı Yaser Arafat ve Filistin halkını bitirinceye kadar "kıyım", "katliam" ve "soykırırmı" (adına ne derseniz diyin) sürdüreceğini açıkça söylüyor. Şaron, ancak ondan sonra "Barış görüşmelerine başlayabiliriz" diyor. Soykırım sürecini tamamladıktan sonra barış görüşmelerine başlayacağını söyleyen Şaron, Filistin halkını bitirdikten sonra acaba kiminle barış yapacak?ABD, AB, BM ve İsrail yönetimi karşılıklı olarak bu iyi niyet ve hoşgörü diyaloğunu sürdüredursun, İsrail eski Başbakanı Benyamin Netanyahu'da New York'tan soykırım kervanına katıldı. Netanyahu, İsrail'in yürüttüğü "operasyonu" eleştiren Avrupa ülkelerine sert çıkıyor ve 2. Dünya Savaşı sırasında "Yahudi soykırımına göz yuman" Avrupa liderlerinin şimdi bu harekatı kınamaktan utanç duymaları gerektiğini haykırıyor. Önde gelen bir Yahudi kuruluşunun New York'ta düzenlediği konferansta konuşan Netanyahu, “60 yıl önce katledildiğimiz zaman hiçbir şey yapmayan Avrupa, şimdi bizi Nazi tekniklerini kullanmakla suçluyor. Şimdi biz katliamlara karşı kendimizi savunmaya başladığımızda hiçbir şey yapmıyorlar ve bizi kınıyorlar” diye kızıyor. İsrail'in dünyanın gözleri önünde Filistin halkı üzerinde soykırım uyguladığını söyleyen Ecevit'e tepki gösteren ve bu nedenle Ecevit'e zehir zemberek bir mektup yazan bu Yahudi kuruluşlarından birinde konuşan Netranyahu, Filistin halkı üzerinde soykırım uyguladıklarını kabul ediyor, ama tepki gösterilmesinden rahatsız oluyor. Netanyahu, "Madem Nazilere tepki göstermediniz, Yahudiler soykırımdan geçirildi ve siz buna göz yumdunuz, şimdi de bizi görmeyin, bizde ağız tadıyla bir soykırım yapalım" diyor. Şaron, işgal ettiği bölgede kalıcı olmadığını söylüyor, ancak "Gölge etmeyin işimizi bitirelim" diyor. Gördüğünüz gibi, "Dünyanın gözleri önünde Filistin halkı üzerinde bir soykırım uygulanıyor."Ortadoğu'da bu soykırım faaliyetler sürerken, Şaron'un ABD'li ve AB'li efendileri, adet yerin bulsun diye; Avrupai bir uyarıyla çekil diyorlar, gel vazgeç bu işten diyorlar. Şaron'da güya bu uyarılara rest çekiyor havalarında... 2. Dünya Savaşı'nda üstünlük sağlayan Sovyetler Birliği'nin bölgeye yayılma tehlikesine karşı, ABD'nin çıkarları doğrultusunda, el çabukluğuyla Filistin topraklarının yüzde 66'sını İsrail'e babasının topraklarıymış gibi tahsis eden ve 1948 yılında da İsrail devletnin kurulmasını sağlayan BM değil miydi? Kofi Annan bunu bilmiyor mu?İsrail devletinin kuruluşuyla birlikte, İsrail'i bölgede kendi jandarması haline getiren ve Ortadoğu'yu ceheneme çevirecek kadar nükleer silah yığınağı yapan ABD değil mi? Şaron saldırganlığı karşısında çaresizmiş gibi görünen ama el altından da destek veren Bush'un savaş kabinesi değil mi?1948 yılında kurulan Yahudi devletiyle, 1957 yılında nükleer silah anlaşması yapan ve nükleer denemeler başlayan bugünkü AB ülkesi Fransa değilmiş gibi konuşan AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana, yıllardır İsrail'e silah satanlardan birinin yine AB ülkesi Almanya olduğunu bilmiyor mu?ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Filistin halkı üzerine saldıkları Şaron'u bir yandan geri çağırıyorlar gibi açıklamalar yaparken, diğer yandan da Arafat'a aba altında sopa gösteriyor. Arafat'ta "terörü durdursun" diye buyuruyorlar. Bush, Filistin halkının başına gelenlerden "Arafat sorumludur" diyor. Peki sizler neden Şaron'un terörünü durdurmuyorsunuz? Ortadoğu'nun terörize edilmesinden sizler de Arafat ve Şaron kadar sorumlu değil misiniz? Günlerdir bu soykırıma bıyık altından gülüp ve yeni savaşlar, yeni silah pazarları diye ellerinizi ovuşturumuyor musunuz? 1994 yılından beri her gün biraz daha gerileyen ekonomilerinizin silah satışlarıyla birlikte toparlanma sürecine gireceğini hesaplayan yine sizler değil misiniz? Siftah yapmadan, düşüşle açılıp, düşüşle kapanan New York, Londra ve Tokyo borsalarının yükselme trendini yakalayacağını hesaplarını yapan siz "uygar dünyanın" yöneticileri değil misiniz? Diyelim ki, Şaron bu "teröristleri ezdi" terör ve terörist kalmadı... Şaron'un kendi deyimiyle "Barış görüşmelerine o zaman başlayacağına" inanıyor musunuz? O gücü elinde tutan ve "Çifliğimdeki koyunlar bile benden korkuyor" diyen, İsrail'de "Buldozer", Filistin'de "Beyrut Kasabı" olarak anılan ve sizin eseriniz olan bu zatın Ortadoğu'da barışı tesis edeceğine gerçekten inanıyor musunuz?1939 yılında Hitler'in Sovyetler Birliği ile "Saldırmazlık antlaşması" (Nazi-Sovyet Patkı) yaptıklarını ve bu antlaşmaya rağmen 1941 yılında Hitler'in Sovyetler Birliği'ne saldırdığını sizler de çok iyi bilmiyor musunuz?Bir nükleer silah deposu haline getirdiğiniz İsrail'de bulunan yüzlerce nükleer başlıklı füzeyi, (Şu anda 400 tane olduğu tahmin edilen bu uzun menzilli füzelerin bir kısmı Suriye, Libya, Irak ve İran'a yönlendirilmiş durumda) Şaron o zaman, bebek arabası mı yapacak dersiniz? Ya da saksı yapıp içine karanfil eker mi dersiniz? Orada bulunan nükleer başlıklı füzelerin kime çevrileceğini hiç düşündünüz mü? Efendiler unutmayın! Saddam ve Ladin de bir zamanlar sizlerin en sadık müteffikleriniz ve kadim dostlarınızdı. Ama şimdi....

Dünden Bu Güne Ermeni Sorunu

Ermeni Sorunu, Osmanlı Devleti'nin çöküş ve parçalanma döneminde, bütün Hıristiyan azınlıkların ayaklanmalarında olduğu gibi bir iç olay olarak başlamış, Avrupa'nın olaya karışmasıyla dış sorun durumuna gelmiştir. Bu olayda da diğer olaylarda olduğu gibi Rusya, İngiltere ve Fransa'nın etkilerini görmekteyiz. Bu nedenle üç devletin Osmanlı Devleti
üzerindeki çıkarlarını görmek gerekir.
18. yy. da Avusturya ile birlikte Osmanlı Devleti'nin topraklarını paylaşmak isteyen Rusya, 19. yy.ın başından itibaren bu amacına tek başına ulaşmak istedi. Rusya, Balkanlar'da başlayan, Karadeniz, Kafkasya, Kuzey İran ve Afganistan'dan geçen bir çizginin güneyine inmek istiyordu. Bu çizgide Rusya'yı durduran en büyük güç İngiltere idi. Bu çizginin en önemli bölümünde ise, Osmanlı Devleti bulunmaktaydı. Rusya Karadeniz'in batısından Balkanlar üzerinden ilerleyerek Boğazları, Karadeniz'in doğusundan ilerleyerek de Doğu Anadolu üzerinden İskenderun ve Basra Körfezleri'ni ele geçirmek istiyordu. Fakat karşısında daima İngiltere ve Fransa'yı buldu. Bu nedenle Balkanlar'da yaşayan Hıristiyanları Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtıp onları kendi nüfusu altına alma yoluna gitti. Aynı yöntemi Doğu Anadolu'da yaşayan "Ermeni"ler üzerinde kullandı.
Fransız Devrimi'nin ulusal bağımsızlık fikirleri Osmanlı Devleti'nin önce Hıristiyan azınlıkları üzerinde etkili oldu. Balkanlar'da yaşayan Sırplar, Yunanlılar, Bulgarlar, Romenler ve diğerleri Osmanlı Devleti'ne karşı değişik zamanlarda ayaklandılar. Hıristiyan azınlıkların her ayaklanmasında, Avrupa kamuoyu ve büyük devletler hemen onları korudular. Rusya ise bundan yararlanıp Osmanlı Devleti'ne saldırdı, bunun en açık örneği ise Yunan İsyanı'nda görülmektedir. Avrupa Restorasyon döneminde ulusal bağımsızlıkları engelleme kararı almış iken ve Rusya bunun öncülüğünü yaparken, Yunan Ayaklanması'nda bu kararlarını çiğnediler. Hıristiyan Yunanlılar'ın Müslüman Türkler tarafından katledildiği propagandası ile olaya müdahale ettiler. 1827'de Navarin'de İngiliz, Fransız, Rus donanmaları, Osmanlı Devleti donanmasını yaktı. Rusya Osmanlı Devleti'ne savaş açtı ve Osmanlı Devleti yenildi. 1829 Edirne Antlaşması ile de Yunanlılar bağımsızlıklarını kazandılar. Aynı şekilde Sırp, Bulgar, Romen diğer Hıristiyan azınlıklar bağımsızlıklarını hep Avrupa'nın müdahalesi sayesinde kazandılar. Özellikle din faktörü, Türklere karşı bütün batılı Hıristiyan devletlerin kullandığı bir silahtı. Bu silahı Osmanlı Devleti'nde yaşayan bütün Hıristiyan azınlıklar, bağımsızlıkları için kullanırken büyük devletler de kendi çıkarlarına uygun olarak Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmak için kullandılar. Bundan en son yararlananlar ise Ermeniler oldular. Gerek Avrupa kamuoyu, gerekse devlet adamları, İslamiyet, özellikle Müslüman Türkler söz konusu olunca kendilerini din taraftarlığından kurtaramamışlardır. Avrupa'nın Türk tehlikesi altında kaldığı zamanın "Haçlı" düşünce ve geleneği ile davranan Avrupalılar Osmanlı Devleti'ndeki Hıristiyanlar söz konusu olunca, dini politikayı hep kullandılar. Öyle ki, Rusya'da halk sefalet içinde yaşarken ve köylü toprağın kölesi iken, Osmanlı Devleti'nin en rahat halkı Rumlardı. Akdeniz ve Karadeniz ticaretini ellerinde bulunduran Rumlar, bu sayede önemli ölçüde servet sahibi olmuşlardı. Fakat Rusya buna rağmen Rumların Osmanlı Devleti'nde ezildiğini ileri sürerek Ortodoks koruyuculuğu yapıyor ve Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışıyordu. Diğer yandan da, Hıristiyan Polonya'nın Rus egemenliği altında bulunuşuna ise tüm Avrupa sessiz kalıyordu. İrlanda'da ise İngiliz baskısı çok şiddetli bir şekilde sürüyordu. Bütün bunlara rağmen, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Hıristiyanlar için Avrupa'nın müdahalesi ancak politik çıkarlarla açıklanabilir. 1798'den 1878'e kadar Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü koruyan İngiltere, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra bu politikasını değiştirdi. Osmanlı Devleti'nin Rusya'yı durduramayacağını düşünerek, Ege Denizi çevresinde İngiltere'nin himayesinde büyük bir Yunanistan ve Doğu Anadolu'da bu savaş sırasında ortaya çıkan ve Rusya tarafından savaş sırasında kışkırtılan Ermeni konusundan yararlanıp, yine kendi himayesinde bir Ermenistan kurulmasını desteklemeye başladı. Doğu Akdeniz'de güvenlik sağlamak bahanesiyle de Kıbrıs Adası'nı 99 yıl için zorla kiraladı. Böylece iki büyük devletin çıkarları açısından Hıristiyan Ermeni konusu önce dış sorun olarak başlatılıyor ve bundan yararlanan Ermeni örgütleri tarafından da bir iç sorun haline getiriliyordu. Hıristiyanlar konusundaki olayları iyi bilen Ermeniler, bu amaçla din faktörünü propaganda silahı olarak kullandılar. Bu tarihten sonra silahlı örgütlenmeye ve saldırıya başladılar.
Ermeniler kendilerini "Hayk" ülkelerini "Hayastan" olarak isimlendirirler. "Ermeni" ve "Ermenistan" kelimelerinin nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber bir coğrafi ad olarak bilinmektedir. Ermeni egemenliği Doğu Anadolu'da Bizans İmparatorluğu tarafından, en son yaşayan Kilikya Ermeni Krallığı ise 13. yy.da Memluk Devleti tarafından ortadan kaldırılmıştı. 1071'den itibaren Anadolu'ya giren Türkler burada Bizans egemenliğine son vererek, Asya'dan gelen Türk göçmenleri ile Anadolu'yu bir Türk ülkesi haline getirdiler. Öyle ki batı kaynakları daha 12. ve 13. yy.dan itibaren buralara Türkiye ve burada kurulan Selçuklu ve Osmanlı Devleti'ne de Türk Devleti demekteydiler. Osmanlı Devleti Doğu Anadolu'yu ele geçirdiğinde ise bir Ermeni Devleti söz konusu değildi. Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas ve Toroslar'ın güneyi Ermenilerin en yoğun olduğu yerlerdi. Fakat buralarda bile hiçbir zaman Türklerden çok değillerdi. En yoğun oldukları yerlerde bile ancak nüfusun % 39'nu oluşturuyorlardı. Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul'da bir Ermeni Patrikliği kurulmuş ve kendi cemaatleri iç yönetiminde serbest bırakılmışlardı. "Osmanlı Devleti tarihinde dinsel nefretten kaynaklanan katliam ve dini taassup Avrupa'nın 13. yy.a kadarki tarihine kıyasla çok azdır.Haçlılar Filistin'de Müslüman esirleri keserken, İspanya'da Engizisyon'un dehşeti had safhada iken, Kromvel'in askeri İrlandalı Katolikleri katlederken, Fransa Kralı'nın emri ile Fransa'da Protestanların kökü kazınırken, bütün Avrupa ülkelerinde Museviler hesapsız zulüm ve vahşete tabi tutulurken, Küçük Asya'da (Anadolu'da) Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin yan yana tam bir dostluk içinde yaşadıklarını... " (Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara, 1983) belirtirsek Türklerin dini hoşgörüsü anlaşılır. Bu dini hoşgörünün Osmanlı Devleti'nin ve Türklerin aleyhine işlediği gerçektir. Bu dini hoşgörü sayesinde cemaatler halinde ulusal varlıklarını koruyabilmiş ve kiliseleri çevresinde örgütlenmiş olan Hıristiyan azınlıklar büyük sorun oldular. Gerek Ortodoks Rumlara, gerekse Gregoryan Ermenilere, devlet içinde devlet denecek ölçüde sayılacak dini ayrıcalıktan başka, kültürel ve hukuki haklar tanınmış olması, Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminde çeşitli devletlerin iç işlerine karışma aracı oldu.
Ermeni Kilisesi'nin Ermeni cemaati üzerindeki geniş hakları, Ermeni milliyetçiliğinin de kaynağı oldu. Ermeni Kilisesi cemaat içi suçları cezalandırma yetkisine sahip olduğu gibi, Kilise'nin otoritesini kaybeden bir Ermeni bütün haklarını yitiriyor, hiç kimse kendisiyle görüşmüyor, kimse kendisine mal satmıyor, evlenmiyor, vaftiz edilmiyor ve hatta ölüsü gömülmüyordu. Kilise'nin Ermeniler üzerindeki bu otoritesi Ermeni örgütlenmesinde en önemli rolü oynadı. 19. yy.da Osmanlı Devleti'ne gelen misyonerler, Müslümanlar üzerinde etkili olamayınca Ermenilerle daha çok ilgilendiler. Ermenilerin durumunu kendi ülkelerine abartarak anlattılar. Hıristiyan Avrupalılar daha 1829 yılından itibaren Ermenilerle ilgilenmeye başladı. Bu tarihte biten Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Doğu Anadolu'ya giren Ruslar Ermenileri kullandılar. Ermeniler de Ruslar sayesinde bağımsızlık kazanacaklarını, Çar'ın aynı zamanda " Polonya Kralı" olduğu gibi "Ermenistan Kralı" unvanını da alacağını ümit ediyorlardı. Oysa Kafkasya'yı ele geçiren Rusya, Kafkasya'daki diğer toplumların bağımsızlık duygularını kamçılayacak bir şekilde bir Ermenistan Devleti'nin kurulmasını kendi çıkarlarına aykırı buluyordu. Nitekim buradaki 500 Ermeni Okulu kapatıldı ve 20.000 öğrenci sokağa atıldı. Baskı ve kırbaç ile Ermeniler Rusça'yı öğrenmeye zorlandılar. Ermeni kilisesi, Ermeni hareketinin örgütleyicisi oldu. Rumlardan farklı olarak, Müslüman olmayan uyruklar arasında devlete en bağlı olan Ermenilerin örgütlenmesini ve isyan hazırlılarını sürdüren kilise propaganda silahını ustalıkla kullandı. Yayın yoluyla ve özellikle Anadolu'daki misyonerler aracılığı ile Doğu Anadolu'daki Hıristiyan Ermenilerin büyük sıkıntı ve baskı altında yaşadığı propagandası yapıldı. Kötü idare ve sıkıntılar, bütün Müslüman halk için de söz konusu olmasına rağmen, Hıristiyan-Müslüman düşmanlığı işlenerek tek yönlü gösterildi. 1869'da Patrik olan Hrimyan doğu illerinin durumunu Patrikhane milli meclisinin gündemine getirdi. Bütün Piskoposlardan kendi bölgelerindeki şikayet konularını bildirmelerini istedi. 1875'te Hersek İsyanı çıkınca, kilise bundan yararlanarak doğu illeri için bir Ermeni muhtariyeti elde edebileceğini umdu. 1876'da bütün büyük devletlere bir muhtıra yollanarak Ermeni davası anlatıldı. Eçmiyazin Katolikosluğu da Çar nezninde konuyu destekledi. Patrikhane İstanbul'daki büyük elçileri dolaşarak ilgilerini çekmeye çalışıyordu. Aynı tarihte 23 Aralık 1876'da Osmanlı Devleti'nde I. Meşrutiyet ilan edildi. Meclis-i Mebusan'da bütün azınlıklar temsil edildiler. Halep Mebusu Manok efendi meclis kürsüsünde, Ermeni ve Hıristiyanların dış korumaya gereksinimleri olmadığını belirtti. Ve bundan kilise memnun olmadı. Umutlarını 1877 yılında başlayan Osmanlı-Rus savaşına bağlayan Ermeniler, Rusların yönetimi altına da girmek istemiyorlardı. Fakat Plevne'nin tesliminden sonra, ancak Ruslar sayesinde bir şeyler elde edebileceklerini zannettiler. Ocak 1878'de Ermeniler Edirne'de yapılan ateşkes görüşmelerinde Rus Çar'ından yardım istemeye karar verdiler ve Rus himayesini istediler. Edirne'de Grandük Nicola ve kont İgnatiyef'e başvurdular. İgnatiyef bu durumdan yararlanarak onları ayaklanmaya kışkırttı. Ayastefanos Antlaşması'nın 16. maddesinde Ermeniler için ıslahat yapılması hükmü yer aldı, fakat Rusya'daki Ermenilere örnek olabileceği endişesiyle Rusya, Ermenilere muhtariyet verilmesini kabul etmedi. Berlin Antlaşması'nda ise Ermeniler hakkındaki hükümler Osmanlı Devleti'nin lehine yumuşatıldı ve Rusya ıslahat ile ilgili baskısını kaldırdı. Çok uğraşmış olmalarına rağmen Ermeniler Berlin'de muhtariyet elde edemediler. Ermeni Patriği, Berlin kongresi öncesi İngiltere elçisine, Avrupa devletlerinin ilgisini çekmek için isyan etmek gerekli ise bunun zor olmadığını söyleyerek, başvuracakları yöntemi daha o tarihte belirtti. Ermeniler Berlin'den eli boş dönünce, silahlı ayaklanma olmadan istediklerini elde edemeyeceklerini gördüler ve bundan sonra silahlı ayaklanmalara ve gizli siyasal örgütlenmelere başladılar. Bu tedhişçi örgütlerin en önemlileri "İhtilalci Hınçak Partisi" ile "Ermeni İhtilalci Taşnaksutyun Partisi" daha önce Paris'te başlayan çalışmaların sonunda fiilen 1887'de Cenevre'de kuruldu. Türkiye Ermenistan'ın politik ve ulusal bağımsızlığını sağlamak için, yöntem olarak propaganda, tahrik, tedhiş yollarına başvurmayı ve işçi-köylü teşkilatlanmasını kullanmak istemeyen Marksist bir kuruluştu. İhtilal için seçtikleri en uygun zaman, Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesiydi. Hınçak programı hem milliyetçi, hem de komünist idi. İhtilali ekonomik istismara karşı sınıf mücadelesine dayandırıp, milliyetçi bir devlet kurmak istiyordu. Osmanlı Devleti'ndeki bütün Ermeni ayaklanmalarının hazırlanmasında bu partinin büyük rolü oldu. Ermeni Dili'nde Federasyon (Birlik) anlamına gelen Taşnaksutyun veya kısaca Taşnak Partisi, özellikle Rusya'daki Ermeniler tarafından Kafkasya'da kuruldu. 1890'larda ortaya çıkan bu örgüt 1846'lardan beri kurulmaya çalışılıyordu. Tüm Ermeni örgütlerini bir araya getirmeye çalışan bu örgüte bir ara Hınçak Partisi de katılmış, fakat 1891'de Taşnakların yönetimi yumuşak bulduklarından, fakat esasta komünist olduklarından birlikten ayrıldılar. Taşnak Partisi de tedhiş ve ihtilal yöntemini seçmişti. Çeteler kurmak, halkı silahlandırmak, öldürme olaylarını araç olarak kullanacakları programlarında açık olarak yer almaktaydı. Özellikle Hınçaklar, amaçları uğruna kendi soydaşlarını da öldürmekten çekinmiyorlardı.
Ermeni Kilisesi ve Ermeni örgütleri öncelikle, nüfus konusunda asılsız iddialar ileri sürdüler. Berlin Kongresi sırasında, nüfuslarının 3.000.000 olduğunu ileri süren Patrik, kongreden umduklarını elde edemeyince nüfusun 1.780.000 olduğunu belirtti. Yabancı kaynaklar Ermeni nüfusu 1.500.000 olarak gösterirken, Osmanlı Devleti kaynakları 1.300.000 olarak göstermekteydi.
Ermeni sorunundan yararlanarak, kurulacak bir Ermeni Devleti'ni kendi himayesi altına almak isteyen İngiltere, 1880 yılında Avrupa devletlerinin de desteğini sağlayıp, Berlin Antlaşması'nın Ermeni ıslahatı ile ilgili hükmüne dayanıp Osmanlı Devleti'nden bilgi istedi. Islahat önlemleri Avrupa'ya Ermeniler tarafından, Türklerin katliam yaptıkları şeklinde asılsız propagandalarla duyuruldu. Bunun sonunda Osmanlı Devleti, ıslahat girişimlerine başladı. Almanya, Avusturya ve Fransa'nın İngiltere'yi yalnız bırakmaları üzerine İngiltere de ileri gitmedi. 1885 yılında Doğu Rumeli'nin Bulgaristan'a katılması Ermenileri harekete geçirdi. Avrupa'da yaşayan Ermenilerin kışkırtması ile 1888'de Van'da ayaklanma çıktı, fakat hemen bastırıldı. 1890'da Erzurum'da yeni bir ayaklanma çıktı. İstanbul'da bazı Ermeniler kendi örgütleri tarafından casus diye öldürüldüler. Bütün bu hareketler devlet tarafından çabuk bastırıldı. Fakat 1884 yılında Rusya ve İran Ermeni komitelerinin kışkırtmasıyla Bitlis'in Sasun bölgesinde yeni olaylar patlak verdi. Yöre halkı ile Ermeniler çatışmaya başladı. Osmanlı Devleti önlem almaya kalkışınca Ermeni ayaklanması çıktı. Osmanlı Devleti'nin ayaklanmayı bastırmak için aldığı önlemler, Avrupa'da katliam propagandasına dönüştü. Bundan yararlanan İngiltere 1895 yılında Osmanlı Devleti'ne baskıya başladı ve Ermenistan Devleti konusunu ele aldı. Rusya, Ermenilerin bağımsız devlet kurmasını istemediği için İngiltere'ye karşı çıktı. Zaten Ermeni komiteleri de Rusya'nın çıkarlarına ters düşerek, işi ileri götürmüştü İngiltere'den aldıkları cesaretle Osmanlı Devleti, İran ve Rusya'daki Ermenileri birleştirmeyi ve bağımsız Ermenistan tezini ileri sürmüşlerdi.
1895 yılının sonunda Ermenilerin Bab-ı Ali'ye doğru yürüyüş yapmaları sırasında askere ateş açmaları ve bir kaç erin şehit olması üzerine askerin de Ermenilere ateş açması sonucu çıkan olaylar, Trabzon, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Sivas, Antep ve Maraş'a yayıldı. Avrupa'da Türklerin katliama başladıkları, Hıristiyan Ermenilerin Müslüman Türkler tarafından kılıçtan geçirildiği şeklinde propagandalar yapıldı. İngiltere sert bir müdahale amacıyla girişimde bulunduysa da Rusya'nın karşı çıkması Almanya'nın Osmanlı Devleti'ni desteklemesi, Avusturya ve Fransa'nın çekinser kalması İngiltere'yi yine yalnız bıraktı. Bu sayede Osmanlı Devleti ayaklanmaları bastırabildi. 1896'da Ermeniler ellerinde bombalarla Osmanlı Bankası'nı basınca Osmanlı Devleti'nin olayı bastırmak için önlem alması sırasında çıkan çatışmada bir çok Ermeni öldü. Ayrıca Van'da isyan eden Ermeniler, 20.000 yerli halk tarafından kuşatıldılar. İmha etmek için Vali'nin emrini beklediler, fakat Vali Ermenileri korudu. İngiltere'nin yine Osmanlı Devleti'ne karşı sert bir tutum içerisine girdiyse de yalnız kaldığı için yine ileriye gidemedi. Bütün bu ayaklanmaların ihtilalci Ermeni örgütleri tarafından çıkartıldıkları, İngiliz Konsolosları'nın ve görevlilerinin raporlarında ve anılarında da yer almasına rağmen İngiltere, politik çıkarlarına uygun olarak Osmanlı Devleti'ne baskı yaptı. Hatta yakalanan suçluların çoğu bu baskı sayesinde serbest bırakıldılar. Türklerin Ermenileri kılıçtan geçirdiği ve binlerce Ermeni'nin katledildiği haberlerinin de asılsız olduğu ortaya çıktı. Örneğin Erzurum olayında 12 ermeni ölmüş 250 kişi yaralanmıştı. Sasun İsyanı sırasında yoğunlaşan İngiliz baskısı karşısında Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Erzurum Konsolosları'nın resmi soruşturma yapmasını kabul etti. Bu soruşturma sonucu hazırlanan 20 Temmuz 1895 tarihli raporda, Ermenilerin masum olmadığı ve katliama uğramadığı anlaşılıyordu. 1895 yılında Osmanlı Devleti tüm isyanlarda ölü ve yaralı Müslüman ve gayrimüslim sayısını yayımladı. 1828 Müslüman ve 8777 gayrimüslimin öldüğü anlaşıldı. 1890-1895 yılları arasında çıkan Ermeni isyanları batı dünyasında bir soykırım dönemi olarak gösterildi. Ermeni kaynakları bu dönemde 100.000 ile 300.000 Ermeni'nin öldüğünü ileri sürdüler. Oysa İngiliz kaynakları ancak 42.000'e ulaşır, Osmanlı kaynakları ise bu sayıyı 13.432 olarak belirtir. Fakat bütün bu olayların ortak yönü, hepsinin de Ermeni örgütleri tarafından yapılmış olmasıydı. Bu olaylarda Ermeniler tarafından öldürülen Müslüman halkın durumundan ise Avrupa'da söz edilmiyordu.
Balkan Savaşı'ndan sonra Ermeni ıslahatı yeniden gündeme gelirken, Osmanlı Devleti'nin ekonomik paylaşımı da yapılıyordu. Büyük devletleri Ermeniler lehinde baskıları ve sonunda Rusya'nın önerisi ile Almanya'nın da kabul ettiği bir çözüm şekli 8 Şubat 1914'te İttihat ve Terakki tarafından da kabul edildi. Çözüm, Doğu Anadolu'da iki yabancı genel müfettişin yönetimine bırakılacaktı. Fakat bu program uygulanamadan I. Dünya Savaşı çıktı. Birinci Dünya Savaşı Ermenilere istedikleri fırsatı verdi. Osmanlı Devleti o tarihe kadar Ermenileri desteklemiş bulunan devletler (İngiltere, Fransa, Rusya) ile büyük savaşa girdi. Ordularını birbirinden binlerce km. uzak yerlerde savaşa sokan Osmanlı Devleti, Anadolu'nun içinde yeterince kuvvet bırakamadı. Bu durumdan yararlanan Ermeniler, İstanbul ve Anadolu'da gizli çalışmalara başladılar. Dışarıdaki Ermeniler de tarihi bir fırsatın geldiğini ilan ettiler. Çar Nikola da bir bildiri ile Ermenileri ayaklanmaya kışkırttı. Rus Ermenileri Rus ordusunda savaşırken, Osmanlı Devleti'ndekiler de Osmanlı Devleti ordusunu arkadan tehdit ediyorlardı. 1 Kasım 1914'te, Rusya'nın savaş ilanı ile birlikte Ermeni çeteleri Anadolu'da saldırılara başladılar. Osmanlı Devleti ordularının Çanakkale Cephesi'nde İngiltere ve Fransa'ya, Doğu Cephesi'nde Rusya'ya, Güney Cephesi'nde İngiltere'ye karşı savaştığı bir sırada Ermeniler bu cephelerin ortasında yani Osmanlı Devleti ordusunun arkasında tehdit unsuru olarak bulunuyorlardı.Daha açık bir deyimle Osmanlı Devleti'ne karşı bir savaş başlattılar.
Rusya ve İngiltere'nin kışkırtmaları, Osmanlı Devleti'ndeki Ermenileri etkiledi ve daha savaşın başında Osmanlı Devleti'nin düşmanlarıyla işbirliğine başladılar. Savaş başlayınca Rusya Ermenileri sınırı geçip, Türk köylerini yakmaya başladılar. Van ile Bitlis arasındaki köprülere sabotaj yaptılar. 1915 Şubat'ında, Zeytin Kasabası'nı ele geçirip Müslüman aileleri katlettiler. 2 Nisan 1915'te 1.500 Ermeni çeteci Van'a saldırıp geçici Ermeni Hükümeti'ni kurdular. Sivas dolaylarında 30.000 Ermeni asker kaçağı (Osmanlı Devleti ordusunda kaçmışlardı.) Osmanlı Devleti ordusunu arkadan vurmak için örgütlendiler. Sivas Valisi'nin 22 Nisan'da İçişleri Bakanlığı'na çektiği telgrafta, yöredeki 30.000 Ermeni'nin silahlanmış ve 15.000'inin Rus ordusuna katılmış olduğunu, diğer 15.000'inin ise Osmanlı Devleti ordusunu arkadan vurmak için beklediğini bildirdi. Ermenilerin yoğun bulunduğu cephe gerisindeki yerlerde 1915 yılında ayaklanmaları, ordunun geri hizmet ve ulaşım yollarını tehdit etmeleri, cephede savaşan Türk askerinin yokluğundan yararlanarak korumasız olan Türk halkını öldürmek ve daha sonra da Rus ordusuna gönüllü katılmak gibi davranışları, Osmanlı Devleti'ni önlem almak zorunda bıraktı.Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'un da kabul ettiği gibi, Ermeniler Doğu Anadolu'da hiçbir zaman nüfus üstünlüğüne sahip olmamışlardı. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı fırsattan yararlanarak Ermeni Devleti kurmak için Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandılar. Osmanlı Devleti, iç güvenliği sağlamak ve cephe gerisini güven altına almak için 27 Mayıs 1915 tarihinde, yani Çanakkale Savaşı'nın en yoğun olduğu bir sırada, Ermenilerin göç ettirilmesi için " Muvakkat Kanunu " nu çıkardı. Ayaklanan halka karşı komutanlara askeri kuvvet kullanma ve silahlı direnme durumunda ise direnenleri imha etme, hıyaneti görülen köy (özellikle düşmanla işbirliği yapan) ve kasaba halkının ayrı ayrı veya toplu olarak başka yerlere gönderilip, yerleştirilmeleri için yetki tanındı. 2 Haziran buyruğu ile de Ermeni halkın askeri harekat bölgelerinden alınıp, Irak ve Suriye'ye yerleştirilmeleri bildirildi. Ermenilerin toptan Halep'e gönderilmeleri iki yıl sürdü. Kafileler, yanlarında koruyucu jandarma birlikleri ile yola çıkarılıyordu. Yolda yiyeceklerini kendileri sağlayacaklardı. Ermenilerin yakın geçmişte zulmüne uğramış bazı köy ve kasaba halkının Ermenilere yiyecek vermemelerine karşılık, bazı yerlerde ise yardım ediliyordu. Yabancı kaynaklar genel olarak 1.500.000 Ermeni'nin göç ettirildiğini ileri sürerler. Yollarda bazı aşiretleri saldırısı, hastalık ve bakımsızlıktan ölenler olması, bir kıyım politikası olarak gösterildi. Oysa bu tarihte Osmanlı Devleti kendi askerini bile doyuracak kadar yiyecek bulamıyordu ve Birinci Dünya Savaşı'nda ve hastalıktan ölen Türk askerinin sayısı yüz binlerle ifade ediliyordu. Tehcir sırasında koruyucu önlemler alınması için hükümetin emirlerine rağmen askerin cephede oluşu ve jandarma birliklerinin yetersizliği, aşiretlerin saldırıları sonucu bazı Ermenilerin ölümüne yol açmıştı. Fakat bu saldırıları yapanlar yakalanarak Örfi İdare (Sıkı Yönetim) Mahkemeleri'ne veriliyorlardı. 1397 kişi suçlu bulunmuş ve bir bölümü idam edilmiş, diğerleri hapis cezasına çarptırılmıştı. 1915 yılında bu ölümlerin bir soykırım politikası olmadığı ele geçen belgelerden de açıkça bellidir. 20. yy.a kadar Ermenilerle birlikte yaşamış, yakın tarihe kadar birçok Ermeni'ye devlet yönetiminde bakanlık görevi vermiş olan Osmanlı Devleti'nin 1915 yılına kadar hiç bir şey yapmayıp, 1915 yılı içinde Ermeni İsyanı yüzünden cephe güvenliğini sağlamak için böyle bir uygulamaya başvurması, bunun savaş döneminin zorunlu bir uygulaması olduğunu, sorumluluğunun ise Osmanlı Devleti'nden çok, isyan eden Ermenilere ve onlara kendi çıkarları için isyana kışkırtanlara ait olduğunu gösterir. Rus ordusu ile birlikte, Doğu Anadolu'yu işgal eden Ermeni alaylarının yalnızca Erzurum'da en az 10.000 Türk'ü öldürdüklerini,1915-1918 yılları arasında 600.000 Türk ve Kürdü katlettiklerini, Rus işgali ve Ermeni öldürmelerinden dolayı ise 2.000.000 Türk'ün İç Anadolu'ya göç zorunda kaldığı dikkate alınırsa tek yönlü suçlamaların asılsızlığı ve bunun katliam değil bir iç savaş olduğu daha iyi anlaşılır. Hele, milyonlarca (bazıları 3.000.000 bazıları 1.500.000 olduğunu ileri sürüyorlar) Ermeni'nin öldürüldüğü iddialarıysa tamamen gerçek dışıdır. Ermeni tehcirine ait rakamları, ölü sayısı gibi göstermek istemektedirler.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar Ermeni sorununu bir baskı aracı olarak kullanan İngiltere ve Fransa, savaş içinde yaptıkları gizli antlaşmalarla Boğazları ve Doğu Anadolu'yu Ruslara bırakırlarken Ermenileri unuttular. 3 Ocak 1916'da yapılan Syks-Picot Antlaşması ile Boğazlar ve Doğu Anadolu, Trabzon dahil olmak üzere Rusya'ya bırakıldı. Irak İngiltere'ye, Suriye Fransa'ya kaldı ve Rusya bu antlaşmayı Nisan ayında kabul etti. Daha sonra 19-21 Nisan 1917'de İtalya ile St. Jean de Maurienne Antlaşması yapılarak Antalya ve İzmir İtalyanlara bırakıldı. İşin ilginç yanı da bu antlaşmalarda Ermenilerden tek kelime bile edilmemesiydi.
Ancak Rusya'da 1917'dde devrim çıkıp, Rusya savaştan çekilince Ermenistan kurulması fikri yeniden gündeme geldi. Rusya ise, Brest-Litowsk Antlaşması'nı imzalayarak savaştan çekilmeden önce, Lenin ve Stalin imzası ile Pravda Gazetesi'nde 13 Ocak 1918 tarihinde bir Decret (Bildiri) yayımladı. "Türk Ermenistan'ından Rus askerlerinin çekilmesinden sonra güvenlik için Ermeni milisleri kurulup silahlandırılması, Ermeni göçmenlerin yerine dönmeleri" gibi hükümler taşıyan bu bildiri, Rusya'nın ileriki emellerini gösteriyordu. Çünkü devrimi başarabilmek isteyen Sovyetler Birliği Brest-Litowsk'u istemeyerek imzalamışlardır. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekildi. Antlaşmanın İngilizce metninde, Kafkasya'nın Türklerce boşaltılması yanı sıra 24. maddede "Altı Ermeni Vilayeti'nde ayaklanma çıktığı taktirde buraların işgal hakkının saklı olduğu " yazılı idi. Diğer yandan İngilizlerin etkisi ile İstanbul'da Ermeni tehciri suçlusu aranmaya başlandı. 8 Nisan'da Boğazlayan Kaymakam'ı Kemal Bey suçlu ilan edilerek bu mahkeme kararıyla idam edildi. Damat Ferit Paşa'nın kurduğu Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi Talat, Enver ve Cemal Paşaları gıyaben idama mahkum etti. Oysa tüm Osmanlı Arşivi İngilizlerin elindeydi. Tehcir konusunda suç unsuru bulamadılar. Hatta Osmanlı Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) 18 Şubat 1919 günü Danimarka, Hollanda, İsveç ve İspanya Hükümetleri'ne başvurarak tehcir konusunu araştıracak tarafsız bir komisyon kurulmasının düşünüldüğünü ve ikişer temsilci görevlendirilmesini istedi. İngiliz sansürü bu telgrafları duyurmayınca, ilgili devletlerin komisyona katılmalarını engelleme yoluna gitti. Ermeni Tehciri konusunda suç ve suçlu aramak çalışmaları sonuçsuz kaldı. Osmanlı Devleti'nde yaşamış olan Amerikan Konsolosları'nın da ellerinde belge bulunmadığı anlaşıldı. Malta'ya sürgüne gönderilmiş olan İttihatçılar için bu yolda suçlayıcı delil bulunmadığı kesinlik kazandı. Sonunda Malta'da tutuklu Türklerle, Osmanlı Devleti'nde tutuklu bulunan İngilizlerin mübadelesiyle de (takas) konu kapandı. Ermenilerin 1920 yılında yayınladıkları "Ermeni Katliamı" rapor ve kitapları gerçek olmadığı için etkisiz kaldı.
Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin çöktüğünü görerek İngiltere'nin desteği ile bir Ermenistan kurabilecekleri umuduyla yeniden harekete geçtiler. 12 Şubat 1919'da Paris Barış Konferansı'na başvurarak, Kilikya dahil, Doğu Anadolu'da bir Ermenistan kurulmasını, tehcir suçlularının cezalandırılmasını ve Ermenistan'ın büyük devletlerden birinin "Manda" sına verilmesini istediler. A.B.D. Başkanı Wilson Manda konusunda eğilimli görünüyordu. Lloyd George, Ermeni isteklerini "Ermeni Masalı" olarak kabul ettiği halde isteklerini ciddiye aldı. Doğu Anadolu'ya bir komisyon gönderilmesi kararlaştırıldı. Fakat Fransa ve İngiltere bu komisyona katılmayınca A.B.D. yalnız kaldı. General Harbord başkanlığındaki komisyon Doğu Anadolu'yu gezdi. Gerek King-Crane Komisyonu'nun, gerekse Harbord'un raporları Ermeni Mandası konusunda A.B.D. Kongresi'ni etkiledi ve Monroe Doktrini'ne dönen A.B.D. manda önerisini reddetti. General Harbord raporunda Ermenilerin hiçbir zaman ve hiçbir yerde çoğunluk olmadıklarını bildirmişti. Ermeni mandasının A.B.D.'ye büyük bir ekonomik ve askeri yük getireceği de belirtilmişti. Ermeniler diğer yandan İtilaf Devletleri'ne ve İstanbul'daki temsilcilerine başvurarak, göç ettirilmiş bulunan Ermenilerin İtilaf askerlerinin koruyuculuğunda Doğu Anadolu'ya döndürülmesini istediler. Fakat hiçbiri bunu kabul etmedi. Ancak Paris Barış Konferansı'nda, İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti'ne Sevr Antlaşması'nı imzalattılar. Ölü doğan bu antlaşmaya göre, bağımsız Ermenistan kurulacağı kabul ediliyordu. Ermeniler diğer yandan, Doğu Cephesi'nde Türk kuvvetlerine ve köylerine saldırıyordu. Rusya'nın çekilmesinden sonra kurulan Ermeni Devleti'ne karşı 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ileri harekat için T.B.M.M.'nden izin istedi. Fakat Türk-Sovyet ilişkilerinin durumu nedeniyle harekat Mustafa Kemal Paşa tarafından ertelendi. Kafkasya'yı boşaltmış bulunan Sovyetler, Rusya'nın savaş içinde yaptığı gizli antlaşmaları ilan ederek, emperyalist olmadıklarını göstermek istediler. Oysa, göç ettirilmiş Ermenilerin geri dönmesini ve Doğu Anadolu'nun Türk olan şehirlerinin kurulacak olan Ermenistan'a verilmesini istiyorlardı. Böylece Çarlık döneminin politikası uygulanarak, önce Ermenistan kurulacak,sonra yutulacak ve Sovyetler Doğu Anadolu'yu ele geçireceklerdi. Mustafa Kemal Paşa bu istekleri kabul etmediği gibi, Eylül sonunda Kazım Karabekir Paşa'ya da Ermeni harekatını başlatmasını bildirdi. Ermenilerin bağımsızlılık istekleri Sovyetleri de rahatsız edince Türkiye ve Sovyetler anlaştılar. Ermeniler Türk ordusu karşısında yenildiler ve Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920) imza edildi. Türk tezini kabul eden Sovyetlerle de 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması imzalanarak sorun çözüldü. Bu olay Avrupa'da özellikle A.B.D.'nde Türkler ile komünistlerin Ermenistan'ı paylaştıkları şeklinde yorumlandı. Varolmayan Ermenistan'ın yağmalandığı propagandaları yapıldı.
Güney Doğu Anadolu'yu işgal eden Fransızlar, burada Ermenilerden polis teşkilatı kurdular. Ermeniler, Türklere zulüm ve hakaretlere başladılar. Türk polisi ve jandarması, serbest çalışmasın diye Fransız komutanların emrine verildi. Ermenilerin her çeşit hakaret ve onur kırıcı davranışlarına göz yumulunca Antep, Urfa, Maraş halkı ayaklandı ve Fransızlara karşı kahramanlık örneği yarattılar. 1921 yılında II. İnönü Zaferi'nden sonra Fransız politikası değişti ve Sakarya Zaferi'nden sonra da 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara'da Türk-Fransız antlaşması imzalandı. Fransa, her iki tarafın elinde kalan topraklarda genel af ilan edileceği hükmünü kabul ettirerek, suçlu Ermeniler lehine son kozunu kullandı.
Türkiye Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlıları ve onun arkasındaki İtilaf Devletleri'ni yenince 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkesi imzalandı. Daha sonra Lozan'da gerçek barış sağlandı. Her iki metinde de Ermenistan konusundan söz edilmedi. Ermeniler Lozan Konferansı'na başvurdularsa da, artık zayıf bir Osmanlı Devleti değil, vatanını ve hakkını canıyla kanıyla kazanmış Türk Devleti vardı. Ermeni Devleti için toprak ayrılması önerilerini İsmet Paşa, Ermeni yurdu için ayrılacak bir karış dahi toprak bulunmadığını belirterek reddetti. 14 Aralık 1922'de yaptığı konuşmada Lord Curzon'un, Küçük Asya'daki 3.000.000 Ermeni'nin 130.000'e nasıl indiği sorusunu da İsmet Paşa, Türkiye tarihinde hiçbir zaman 3.000.000 Ermeni bulunmadığını, hatta dünyada bile bu kadar Ermeni bulunmadığını yabancı istatistiklere dayanarak ortaya koydu. Buna karşılık Balkanlar'da ve Doğu Anadolu'da son on yılda 2.500.000 Türk nüfusu azaldığını hatırlatarak bunların savaş kurbanları olduğuna dikkati çekti. İngilizlere, sömürgelerde ve İrlanda'da bağımsızlık vermesi gerektiği hatırlatıldı.
Uzun ve sert görüşmelerden sonra 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandı. Ermeni konusu artık uluslararası bir sorun olarak kapanmıştı. Ülke dışında olan Ermenilerin iki yıl içinde dönmeleri kabul edildi. Fakat dünyanın bir çok yerine dağılmış olan Ermeniler bu hakkı kullanmadılar. Osmanlı Devleti'nin çöküşü sırasında bir çok savaşlar ve ayaklanmalar oldu. Devletin içindeki uluslar özellikle son 150 yıl içerisinde çok sıkıntı çektiler. Fakat bu ulusların içinde en çok sıkıntı çeken, savaşlarda en çok kıyılan Türkler oldu. Osmanlı-Rus savaşları ve en son Balkan ve Birinci Dünya Savaşı'nda milyonlarca Türk öldü ve göç etti. Bugün bile Türklerin bulundukları ülkelerden Türkiye'ye göçleri devam etmektedir. Bu Ermeni olayı tek yönlü bir olay olan "Katliam" değil, olayların çıkması ve gelişmesinin bir sonucu olarak bir "Mukatele " dir. Yani karşılıklı öldürme ve devletin iç güvenliğini korumak için başvurduğu bir yer değiştirme olayıdır. Bu konuda dünyada hiçbir devletin Türkiye Cumhuriyeti'ni suçlamaya hakkı yoktur. Devletlerin bu konuda suçlayacakları bir liste yapılırsa, Türkiye bu listede hiç kuşkusuz Almanya, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, A.B.D., Belçika ve daha bir çok ülkeden sonra gelir. * Ergün AYBARS,Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986, ss 78-90